Sinop’un doğal güzellikleriyle öne çıkan Boyabat ilçesi, Türkiye’nin en büyük inşaat şirketlerinden biri olan ve kamu ihaleleriyle tanınan Mehmet Cengiz’in sahip olduğu Eti Bakır şirketinin maden projesiyle büyük bir tehlike altında. Sözcü’den Bala Ateş’in haberine göre, bu proje kapsamında 1196 futbol sahası büyüklüğünde bir alanda 51 bin ağacın kesilmesi planlanıyor. Projenin hayata geçmesiyle birlikte, bölgedeki ekolojik denge geri dönülemez bir şekilde bozulacak.
Projenin kapsamı ve çevresel etkileri
Mehmet Cengiz’in şirketi Eti Bakır’ın, Boyabat’ta açmak istediği bakır ocağı için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 22 Ekim’de Ankara’da bir İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı düzenleyecek. Bu toplantının ardından projenin onay aşaması tamamlanacak. Eğer proje onaylanırsa, Boyabat’ın eşsiz ormanları ve tarım alanları büyük bir yıkımla karşı karşıya kalacak. Proje, sadece 51 bin ağacın kesilmesiyle kalmayacak, aynı zamanda 30 bin dekar çeltik tarlası da maden faaliyetlerinden olumsuz etkilenecek.
Su kaynakları ve tarım tehlike altında
Boyabat’ın yaşam kaynağı olan su kaynakları da maden projesinin en büyük risklerinden biri. Bölgede tarımsal sulama ve içme suyu olarak kullanılan su, maden faaliyetleri nedeniyle ciddi risk altında. Yerel halka göre, madenden sulara karışacak kimyasallar, başta arsenik, kurşun ve cıva gibi ağır metaller olmak üzere, bölgedeki çeltik tarlalarını ve toprakları kirletecek. Bu kirlilik, tarımsal üretimi tamamen durdurma potansiyeli taşıyor. Ayrıca, maden sahası için kurulacak göletin yer altı sularından su çekilmesiyle, Boyabat’ın en önemli su kaynağı olan Kovaçayır Barajı’nın kuruma riski bulunuyor. Barajın kuruması, 50 binden fazla insanın yaşadığı ilçenin susuz kalmasına ve yoğun su gerektiren pirinç tarımının yapılamaz hale gelmesine yol açacak.
Ekolojik ve sosyal yıkım
Boyabat Çevre Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Fadime Çelik, maden projesinin 30’dan fazla köyü etkileyeceğini belirtiyor. Çelik’e göre, bu etkinin Boyabat’la sınırlı kalmayıp, Bafra Ovası’na kadar uzanabileceği öngörülüyor. Proje kapsamında dinamitlerle yapılacak patlatmaların, hem hava kirliliğine hem de yeraltı sularının kirlenmesine neden olacağını vurgulayan Çelik, “Tarım ve hayvancılık tamamen bitecek. Ekolojik denge bozulacak” sözleriyle tehlikenin boyutunu ortaya koyuyor. Çelik, kamu arazisine ruhsatsız atık deposu kurulacağını da iddia ediyor.
ÇED raporu ve hukuki süreç
Boyabatlı köylülerin ve çevrecilerin tepkisiyle karşılaşan maden projesinin kaderi, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna bağlı. Bölge halkının yoğun itirazları nedeniyle ÇED toplantısı yapılamamasına rağmen, bu toplantının yapılmış gibi tutanaklara geçirildiği iddiaları mevcut. Bu durum, hukuki sürecin şeffaflığına dair soru işaretleri yaratıyor. İki yıl içerisinde tamamlanması planlanan ÇED raporunun ardından, eğer süreç çevrecilerin aleyhine işlerse, bakır ocağı 2028 yılında faaliyete geçecek. Köylülerin binlerce yıllık ağaçlarına sahip çıktığı bu süreçte, maden şirketi sondaj çalışmalarına ve karot örnekleri almaya devam ediyor. Boyabat’ın doğal mirasını korumak için mücadele eden yerel halk, hukuki yollarla ve kamuoyu baskısıyla bu yıkım projesini durdurmayı amaçlıyor. Bu süreç, Türkiye’de ekonomik çıkarlar ile çevresel koruma arasındaki gerilimi bir kez daha gözler önüne seriyor.
Mehmet Cengiz’in şirketi Eti Bakır’ın Boyabat’ta planladığı maden projesi, doğal yaşam ve yerel halk için büyük bir tehdit oluşturuyor. Proje kapsamında 51 bin ağacın kesilmesi, 30 bin dekar çeltik tarlasının zarar görmesi ve Kovaçayır Barajı’nın kuruma riski, sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda bölgenin tarım ve hayvancılıkla geçinen halkının da geçim kaynaklarının yok olması anlamına geliyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın vereceği Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun kader belirleyici olması, bu tür büyük projelerde çevresel ve sosyal maliyetlerin ekonomik kazançların gölgesinde kalma tehlikesini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu durum, sürdürülebilir kalkınma hedefleri ile kısa vadeli ekonomik çıkarlar arasındaki temel çatışmayı net bir şekilde gösteriyor ve bizlere, doğanın ve yerel yaşamın korunmasının, her türlü ekonomik projenin önünde gelmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Bu haberde ilginizi çekebilir:










